9 Şubat 2007 Cuma

Bu da bizim gerçeğimiz

NETONE Telekom Genel Müdürü Cem Çelebiler ile gerçekleştirdiğimiz röportajı, yayına hazırlarken, Cem Beyin söylemiş olduğu bir cümle aklıma çok takıldı. ‘Bu Türkiye'nin gerçeği' demişti kendisi. Konu, pek tabi ki yeni lisans almış operatörler, gelişen UMTH servisleri, IP teknolojileri idi. Fakat bu cümle, yani ülkemizdeki herhangi bir aksaklığın herhangi bir şekilde ifade edilmesi, beni epeydir düşündürüyor. Özellikle bugünlerde her kesimden, her sektörden, çok değişik konumdaki insanlar bu tip tümceleri sıkça kullanıyorlar.

Herhangi bir konuda, ülkemizin gerçeklerini görmek, ya da bunun görülmesi gerektiğini belirten ifadeler duymak, beni iki şekilde düşünmeye itiyor. Birincisi, neden böyle bir gerçeği önceden hesaplamıyoruz?
Göremiyor muyuz? İkincisi ise; eğer böyle bir gerçek söz konusuysa, bunu görebilmek için ille de belli bir yatırım yapılması mı gerekiyor? Yoksa yatırımlar, ülkemizde ‘gerçekler' mi yaratıyor?


Siz bir konuda, sizden kaynaklanmayan, ülkemizdeki işleyişten oluşan bir problemden söz ediyor iseniz, neden bununla ilgili alternatif projenizden de bahsetmiyorsunuz?

Yoksa ülkemizin bir gerçeği de, hiç hesaplamadan, iyice etüt etmeden herhangi bir plan oluşturmadan mı iş süreçlerimizi devam ettiriyoruz? Plandan çok, sonuç ve başlangıç önemli. Yani sonuçta ne olacağı, iş süreci devam ederken değişmiyor, en baştan hesaplandığı gibi olması bekleniyor. Ve bu hesaptaki yanılmalara karşı bir tedbir, alternatif de yok. ‘Öyle olmak zorunda (!)' Bunun sonuçları ise, tabi ki çoğu zaman belirsizlik ve zaman kaybı. Tek adam politikamız da bunun bir sonucu olabilir. Ülkemizde tek adam olmak çok önemli. Sorumluluk tek kişinin olmalı. Bu işten zarar görebilecek ya da, yarar görebilecek insanların söz hakları yok gibi, ya da söylediklerinin yaptırımı yok. Sanki burada Adolf Hitler'in, “Çoğunluk yalnızca aptalları değil, hain ve alçakları da temsil eder.” sözlerine destek olunuyor gibi. Adolf Hitler'in yazmış olduğu, kendi hayatını ve düşüncelerini anlattığı, Türkçe ismi ‘Kavgam' olan kitap, ülkemizde satış rekorları kırıyor. Okuyanların, kitapta değinilen düşünce yapısına, fikirlere ne denli katıldığını, mantıklı yahut mantıksız bulduğunu bilemiyorum tabi. Ancak, tek birinin karar vermesi, sorumluluğun tek kişide olması ile ilgili, kitapta yer alan fikirlerin bizlere yabancı gelmediğini düşünüyorum. Bizler zaten, sorumluluğun tek kişide olmasına aşinayız. Bize sadece bu açıdan doğru gelebilecek düşüncelere sahipmiş Adolf Hitler. Adolf Hitler, meclisin bir işe yaramadığını, beşyüzler topluluğunun, doğru kararlar veremeyeceğini de belirttiği kitabında, sanki bizlerin iş hayatında karşılaştığı sahneleri kaleme almış gibi geldi bana.

Son olarak, merhum Sakıp Sabancı'nın ölümünün üzerinden bir yıl geçmiş oldu. Ölümünün birinci yılında kendisini saygıyla andığımız Sakıp Ağa'ya, Allahtan rahmet, ailesine, yakınlarına ve bizlere de metanet diliyorum. Hiç olmazsa Rahmetli Sakıp Sabancı'nın kendi adını taşıyan Web sitesini vakit ayırıp incelemeniz, (
www.sakipsabanci.gen.tr) bir kez daha kendisini sevgi ve saygı ile anmanız ve kendisi hakkında biraz daha bilgiye sahip olmamız gerektiğini düşünüyorum.

“Kızarım, biri bana sadece zengin derse; ben sosyal kişiliğimle ve gönül zenginliğimle mutluyum”
Sakıp Sabancı

Dilerim herkes, bir gün aynı zenginliğin mutluluğunu yaşar.

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Nisan 2005

Olmuyor. Olamıyor…

BİZLER akıllı insanlarız. Her fırsatta bunu belirtmekten özellikle zevk duyarız. Konu ne olursa olsun, yaratıcı, mantıklı sonuçlara hemen ulaşabilen, doğruyu hemen ayırt edebilen bir milletiz. Her konuda bilgiliyiz vesselâm. Peki tüm bu özelliklere sahip olduğumuz halde, neden genel gidişat bizi hiç mutlu etmiyor? Neden hep kendimizi taklitçi ve komik buluyoruz? Neden bizim televizyonlarımızda gösterilen programlar kalitesiz? Neden futbolu bu kadar sevdiğimiz halde beceremiyoruz? Neden yollarımız bozuk? Neden trafiğimiz karman çorman? Neden sağlık ile ilgili tüm işleyiş problemli? Neden sakatlarımız evlerinden çıkamıyor? Nedenlerin sonu yok gibi.

Hatta neden bunları hepimiz bildiği halde, yine de yazıyorum değil mi? Bunlar hep bildiğiniz şeyler zaten.

Benim aklım almıyor. Bu soruları yanıtlayamıyorum. Bazı ihtimaller, inatçılık, aşırı güven, genlere kazılı ukalalık gibi aklıma geliyor ise de, bunlardan öte bir durum olduğunu düşünüyorum. Kesin bir cevap bulamıyorum. Sizin bir yanıtınız varsa, lütfen benimle de paylaşın. Çünkü böylesi değerli bir bilgi, paylaşılmalı. Aslında çözüm üretmek çok kolay olduğundan, nasıl olsa bir gün tüm sorunlar, size gerek kalmadan halledilir sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Gazeteler, televizyonlar ‘Flash' (Türkçe ne hallerde!) haber yayınlamaktan bıkmadılar. Ardı arkası kesilmeyen ‘Flash' haberlerde öyle içeriklerle karşımıza çıkıyorlar ki….

Aslında suç onların değil, izleyen, takip eden bizlerin. Arz-talep eğrisi onları nasıl yönlendiriyorsa artık. Demek ki bizlerde ‘Annem evde, ben oynaşta olsam, acaba babam neler der' türü haberlere, programlara hasretmişiz ki, bunca yıl sonra her kanalda yayınlanır, her yazıda isimleri geçer oldu. Hatta bakın ben bile dayanamadım ve yazdım. Aklı selim yöneticilerimizin, ufku geniş insanlarımızın bu tür yayınları nasıl da yayınlayabildiklerine hakikaten hayret ediyorum. Yani hangi ticari kazanç uğruna insanları bu kadar olumsuz etkileyebiliyorlar? Hangi hakla?

RTÜK nerede? Onca zaman kapatılan, karartılan ekranlar demek ki boşunaymış. Ya da çıkar uğruna kapatılmış, karartılmış ekranlarımız. Hatırlıyorum, Türk aile geleneklerine aykırı, çocukların gelişimini olumsuz yönde etkiliyor gibi bir ibare olurdu siyah ekranda. Tabi o zamandan beri bizlerin aile gelenekleri çok değişti. Ve birde o çocuklar büyüdü artık. Gerek kalmadı kapanmasına ya da karartılmasına ekranların. Bu yüzden akıllara ziyan programlar, haberler artık serbest.

Gazetelerimizde de bir hoşluk seziyorum. Hangi gazetenin iyi olduğu manşetten duyurdukları skandallarla belirleniyor. İyi de bu durumda ülkemizde ‘İyi gazete' olabilmek çok kolay. Yani bugün bir gazete çıkartacak olursanız, bir iki haftaya kalmaz, muhakkak bir skandalı ortaya çıkartmazsanız, beni bedava yazarınız, muhabiriniz, fotomuhabiriniz hatta ve hatta dizgiciniz olarak çalıştırabilirsiniz. Nereye el atılsa, altından skandal çıkıyor nasıl olsa. Tabi doğal olarak, skandallara da öyle bir aşina olduk ki; neredeyse adam(!) gibi skandallara hasret kaldık. Hatta hangi skandalı ortaya çıkarttıkları unutulmasın diye gazeteler, 3 ay önce biz çıkartmıştık, bizim haberimizdi bu skandal diye, haklarını koruyorlar. Gerçi bu da komik. Yani 3 ay önce hazırlanan manşet, bugün skandal oluyorsa, bir hoşluk olduğu ortada.

Zaten nasıl ilişkiler dönüyor, neler yaşanıyor tahayyül edemiyorum. Kimin eli kimin cebinden çıkacak hiç belli olmuyor. Bir bakıyorsunuz, başbakanımız çıkıyor, topyekûn töhmet altında bırakıyor bir kısım medyayı. İlişkiler ne boyutlarda anlamak hiçte kolay değil. Kime inanabiliriz bilemiyorum.

Kısaca hep bildiğiniz şeyleri yazdım aslında. Her şeyi çok iyi biliyoruz. Nedenler gayet açık. Önlemlerin hepsi, zaten yapılacaklar listesinde. Bugün yarın yapacağız. Çözümlerimiz ise, çok önceden hazır bekliyorlardı da zaten, kimse bize kulak asmadı….

Nedense bir türlü olmuyor. Olamıyor…

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Mart 2005

AB mi dediniz ?

ÜLKEMİZDE güzel şeyler yaşanıyor. Tabi buna ne taraftan baktığınız da önemli bir etken. Yani bir olay, günlük basınımızda harikulade sonuçlar doğuracakmış gibi görünüp, uygulamada ise, anlatılana benzemez olabiliyor. Ya da hiç bahsedilmezken, bir anda ortaya güzel şeyler çıkabiliyor. Aslında bu konuda benden daha da usta yazarlar, çok başka bakış açılarıyla yazılar yazdılar ve yazmaktalar. Örnekler, günlük hayatımızda da sıkça karşımıza çıkmakta.

Bu kafayla AB'ye giremeyeceğimizi anlatan bir çok yazı okumuşsunuzdur. Hatta günlük hayatınızda da bu tümceyi kullanmış ya da hala kullanıyor olabilirsiniz. Aslında o anda nerede olduğunuz, nasıl bir olay ile karşılaştığınız da, fikrinizi oldukça etkiliyordur. Söz gelimi; Borusan Filarmoni Orkestrası'nı dinlediğiniz, nezih bir kokteylde iseniz farklı, toplu taşıma araçlarında, yahut kamu kuruluşlarından birindeyseniz, farklı düşünürsünüz. Yani, birinde AB'yi ne kadar hak ettiğimizi, birinde ise hiç hak etmediğimizi düşünebilirsiniz.

Bunları anlatmamdaki sebep, bu ikinci düşünce yapısı ile ilgili. Yani ‘Hiç haketmediğimiz' bakış açısı. Bu bakış açısıyla alakadar uyarılarda ve eleştirilerde bulunmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü diğer türlü ele aldığımızda, zaten doğru ve normal şartlarda olması gereken bir durumu irdeliyor oluyoruz.

Geçtiğimiz günlerde geçirdiğim bir trafik kazasının sonrasında, kaza ile ilgili hazırlanan rapor şu şekilde (Bir iki yazım hatasını düzeltip, imla kurallarını aynen olduğu gibi bırakıyorum): Sürücü Bahram Nazarat sevk ve idaresindeki 34 UM 4855 plakalı hususi oto ile Barbaros Bulvarını takiben Beşiktaş istikametine seyir halinde iken 2207 no'lu trafik ışıklarında kırmızı ışıkta geçerek aracının sol ön kısımları ile Barbaros Bulvarına seyir ederken 2207 no'lu trafik ışıklarından dönüp Beşiktaş istikametine seyir eden Ercan Arslan sevk ve idaresindeki 34 NHZ 27 plakalı hususi otonun sağ arka kısımlarına çarpması ve çarpmanın etkisi ile 34 UM 4855 plakalı oto sürücüsü Bahram Nazarat'ın başını ön cama çarpması neticesinde yaralamalı ve maddi hasarlı trafik kazası meydana gelmiştir. Kazanın oluşumunda 34 UM 4855 plakalı oto sürücüsü Bahram Nazarat'ın “1: Kırmızı Işıklı Trafik İşaretinde Geçme” asli kusurunu işlediği kaza yeri tetkiki ve sürücü beyanları neticesinde kanaate varılmıştır.

Kimseye birşey olmaması, en büyük teselli tabi de, böyle bir raporu okuyunca, böyle bir deneyimi ilk defa yaşadığım için, öncelikle şifreli yazıldığını düşündüm. Sonra tekrar tekrar okuyarak ve bizzat yaşadığımdan, yazılanları anlayabildim. Peki bunun AB ile ilişkisi nerede? Raporu okurken belki fark etmişsinizdir. Bahram Bey, Türk vatandaşı değil. İran Vatandaşı. Dolayısıyla, verdiği belgelerin içerisinde, İran'dan almış olduğu ehliyeti de vardı. Ve bizim ehliyetlerimizde de olduğu gibi, ehliyetinin üzerinde iki dilde bilgiler yer alıyordu. Birincisi, Farsça ikincisi ise İngilizce. Tabi bu durum bize bir çok sorun çıkardı. Öncelikle, tercüme edilmesi için iki gün beklemek zorunda kaldık. Ve tabi görevli memurumuzun da, ehliyetin uluslararası geçerliliği hakkında birşey sormaması, anlayamadığı yazılara bakarken, bunu hiç merak etmemesi anlaşılır gibi değildi. Yani, belki o ehliyet uluslararası geçerliliği olmayan bir ehliyet idi, belki de geçerli idi. Ama bunu ne soran oldu, ne de merak eden. İşlemler bu çerçevede hızla(!) ilerliyordu. Bu sırada görevli memur ile tartışmaya başladığımı fark ettim. Tartışma esnasında, bana şöyle bir savunmada bulundu kendisi; “Ben bugün kaç kazaya baktım biliyor musun?” Tabi ki haklıdır. O gün gerçekten onun için yorucu olmuştur. Stres içerisindedir. Fakat bunu söyleme hakkı yine de yoktur. Hepimizin işinin yoğun olduğu dönemler olabilir. Hatta oluyordur. Ama bu bize, görevimiz gereği karşılaştığımız insanlara kaba davranma hakkını vermez. Bundan başka, kazanın olduğu saatten tam 5 saat sonra, olay ile ilgili, tüm ifadeler verilmiş, alkol raporları (Tam 1 saat 30 dakika sonra, alkol raporu tutuldu) tutulmuş, evimize gidebileceğimiz söylenmişti. Ve adeta kendimi suçlu gibi hissettiğim, o süreç sona ermişti. Sanki, kaza mağduru değil de, başka bir sebepten orada olduğumu hissettim. Uzun prosedürler, fotokopiler, bekleyişler esnasında. Aslında, bunlar hepimizin başına gelebilir. Ya da gelmiştir. Bu tabloda yer almak, AB'ye girme sürecinde olan bir ülkenin, vatandaşları ile direkt temas halinde olan, kamu görevlileri ile yaşandığından, zihninizi kurcalayan sorulara, bazı cevaplar verebilecek nitelikte olabilir.

Bahram Bey'in kafasındaki ufak şişi saymazsak, kimseye birşey olmamıştı kazada. Bu gerçekten sevindiriciydi. Aslına bakarsanız, Bahram Bey'de emniyet kemerini taksa, ona da birşey olmayacaktı. Fakat kaza raporunda, emniyet kemerlerimizin takılı olup olmadığı hakkında ki bölümde, bunun belirsiz olduğu yazılı. Bahram Bey kafasını cama çarptığına göre, kemeri takılı değildi. Ama raporda böyle yazmıyordu. İkimizin de bu durumu belirsizdi rapora göre. Allah göstermesin, camdan fırlasaydı birisi, yine bu durum belirsiz mi olacaktı merak etmedim de değil.

Aslında merak ettiklerimin hepsini yazmabilmem için, 4-5 sayfaya daha ihtiyacım var. Fakat, burada bitirmem gerekiyor. Ama şunu tekrar hatırlatmakta fayda var. Söylediklerimiz ve yaptıklarımız bir tutarılılık içinde olmalı. Yoksa Yaşar Kemal'in ‘Ezansızlar semti' diye nitelediği, Beyoğlu'nda ikamet etmesi gibi tezata düşeriz. AB'ye girebilmek için, olduğumuzdan farklı olmaya çalışmayalım. Ya da, olmak istediğimiz gibi olmaya çalışalım, özen gösterelim. Fakat, bu iki durumun ortasında bir yerlerde kalmayalım.

Saygılarımla;

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Şubat 2005

‘Temiz toplum olmak için neler yapmalıyız?'

GEÇTİĞİMİZ günlerde annesi ilkokul öğretmeni olan bir arkadaşımın, ailesi ile birlikte oturduğu evin salonunda, bir kağıt yığını dikkatimi çekti. İlkokul son sınıf öğrencilerinin Türkçe sınavlarında yazdığı kompozisyonlar yer alıyordu bu sınav kağıtlarında. Kağıtları elime aldım ve okumaya başladım, Gerçekten büyük bir keyifle ve bir çırpıda okudum kompozisyonları. 10 ya da 11 yaşlarında çocukların ne kadar yaratıcı ve birbirinden farklı düşünceleri paylaştığını biliyorsunuz. Fakat, bunu bir belge ile kanıtlamak isterseniz, onların kompozisyonlarını okumalısınız.

Öncelikle kendim o yıllara dönüverdim. Kendi yazdığım kompozisyonlar çok net olmasa bile, aklımdan geçiverdi. Aynı konuda biz yetişkinlere bir kompozisyon yazma ‘görevi' verilse, aklımızın ucundan bile geçmeyeceğine emin olduğum fikirleri yazıvermiş o küçük eller. Öncelikle kompozisyon konusunun, ‘Temiz toplum olmak için neler yapmalıyız?' gibi zor bir konu başlığı vardı. Bu konuda bir kompozisyon hazırlasanız, ya da daha kolayı, sadece aklınızdan bu konuyla ilgili fikirler geçirseniz ve sonra da çocukların yazdığı, ellerimizi yıkamanın, dişlerimizi fırçalamanın, evlerimizin önünü temizlemenin, temiz toplum olmaya yeteceğini anlattığı satırları okuyunca, onların bu dürüstlüğüne imreniyorsunuz. Onların bu farklı düşünce yapıları, kimin söylediğini hatırlayamadığım şu sözü anımsatıyor; “Çocukken, her gün Tanrı'ya bir bisiklet vermesi için yalvarırdım. Fakat, Tanrı'nın çalışma yönteminin böyle olmadığını anlayıp, kendime yeni bir bisiklet çaldıktan sonra, Tanrıya her gün beni affetmesi için yalvardım.” Onlarda bir gün gelecek ve temiz toplum için değişik metotlar önerecekler. Bizlerle ilgili de farklı düşüncelere sahip olacaklar. Onların arzu ettiğimiz değerlere sahip olmasını istiyorsak, her aracı en iyi şekilde kullanıp, onları gerekli bilgiler ile doğru şekilde bilgilendirmemiz gerektiği açık.

Geçtiğimiz Nisan ayı yazmış olduğum yazımda, Mısır hükümetinin, IBM ile ortaklaşa yeni bir proje hayata geçirdiğini belirtmiş, ‘Ebedi Mısır (Eternal Egypt)' projesi kapsamında, Antik Mısır ile ilgili tüm bilgilerin İnternet ortamına aktarıldığının altını çizip, hazırlanan Web sitesinin mutlaka ziyaret edilmesi gerektiğini yazıyı okuyanlara önermiştim.

Bahsettiğim yazımın devam eden paragrafında da dünyanın en önemli ve eski coğrafi bölgesinde yaşadığımızı belirtmiş, arkeolojik olarak da bir sürü zenginliğe sahip olduğumuzu ve bu zenginliklerimizi elektronik ortama aktarmada neden yetersiz olduğumuza değinmiştim. Aslında bugün de bu tip bir yazı yazabilirim. Değişen bir şey yok. Yine herhangi bir arama motorunda benzer bir arama yaptığınızda bizim müzelerimiz ile ilgili pek bir şey bulamazsınız. Daha yeni açılan bir iki Web sayfasını saymazsanız sanal müze kavramı bizim için pek anlamlı değil. Eczacıbaşı'nın 5 sene önce kurulan sanal müzesini (www.sanalmuze.org) saymazsanız, geriye iki örnek kalıyor. Biri yine Eczacıbaşı'nın yeni açılan İstanbul Modern isimli müzesi (www.istanbulmodern.org) ve son olarak da yine yeni açılmış olan İstanbul Resim Heykel müzesi (www.resimheykelmuzesi.org). Ve aslında, bu sitelerde daha çok sanat ve sanat tarihi ile ilgili. Tarihi değerlerimiz ile ilgili bir müze ise neredeyse hiç yok. Turizm Bakanlığının Web sitesinde üç dört satır yazı ile yer alan müzelerimiz bu konuda İnternet'ten edinebileceğiniz bilginin sınırlılığını gösterebilecek düzeyde. Aslında, bu tip projeler ile ilgilenmemekle genç insanlarımıza kötülük ettiğimizi düşünüyorum. Onlar, yurtdışından sırf Türkiye'nin herhangi bir köşesinde yaşayan tarihi görmeye gelen turistler kadar şanslı olmayabilirler. Olanaklarını bizler artırmalıyız. Kendi ülkelerinde ki bu güzellikleri en azından görebilmeliler. İleride müzelerimize, tarihi eserlerimize daha doğrusu kültürümüze ve sahip olduğumuz değerlere sahip çıkmalarını, daha da önemlisi yüceltmelerini isteyeceksek onlardan, öncelikle onlara bu değerleri göstermeliyiz. Ve daha sonra da anlatmalıyız. Eczacıbaşı Sanal Müzesi'nde
(www.sanalmuze.org)
yer verilen bir ibare ile yazımı bitiriyorum: “Görmek kelimelerden önce gelir. Çocuk konuşamadan önce bakar ve tanır.”

Saygılarımla;

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Ocak 2005 2004

'Güç her zaman sizinle olsun'

HAYATIMIZDA 1977 yılında giren (tabi benim çok daha sonra) ve o tarihten beri birçok rekorlar kırarak, günümüze ulaşmış olan 'Star Wars' efsanesi, hala devam etmekte. Bugün heyecanla izlediğimiz ve öykünün nasıl başladığını merakla beklediğimiz filmde gördüğümüz teknoloji ise, gün geçtikçe bizlere daha yakın gözükmekte. Tabi ki, filmdeki karakterlerle gerçek hayatta karşılaşamayacak olmamız üzücü. Kim istemez ki, hayatında bir 'Obi Wan Kenobi' gibi galaksinin kaderinin belirlenmesine etki eden, inançlı ve efsanevi birisi olsun. Kim istemez ki, 'Yoda' gibi bilge bir 'Jedi' eğitmeni, ona yol göstersin. Her ne kadar filmdeki gibi karakterlere rastlayamayacak olsak da, filmde gördüğümüz teknoloji gerçek hayatımıza yansıyacak ve hatta yansıyor fikrimce. Son günlerde sıkça adını duyduğumuz, gazetelerde, televizyonlar da gördüğümüz robot Asimo'yu, filmdeki R2-D2 ya da C-3 PO'a benzetebiliriz örneğin.

Asimo'nun da tıpkı filmdeki gibi, ancak biraz daha ilkel bir 'droid' olduğunu düşünebiliriz. R2-D2 ve C-3 PO'yu anımsayamayanlar olabilir; R2-D2 genelde pilot kabininin arkasındaki bir oyuğa girerek, uçuş ve savaş kapasitesini arttımakla yükümlü 'droid' fakat, filmdeki en önemli görevlerinden biri de arkadaşlık. C-3 PO'yu başı dertte olduğunda kurtarmak hep R2-D2'nun görevi. Bunun yanısıra, bilgisayar sistemlerine girmek, şifreleri çözmek, galaksi içindeki haberleşmeleri sağlamak hep R2-D2'nun görevi. C-3 PO ise, bir protokol 'droid'i. Pimpirikli ve telaşlı halleriyle, sempatik tavırları olan bu 'droid', aynı zamanda telleri ve devreleri görünür bir halde dolaştığından biraz da utangaç. Filmi anımsarsanız, C-3 PO ile R2-D2'nun aynı zamanda dost iki 'droid' olduğunu ve zor durumlarda birbirlerine nasıl da yardım etmeye çalıştıklarını, hatırlayacaksınız. Temel olarak her ikisinin de görevi; insanlara hizmet etmek ve onlara yardımcı olmak, tıpkı Asimo gibi.

Aslında karşılaştırıldığına, Asimo, fiziki olarak R2-D2'dan çok daha gelişmiş. Fakat, R2-D2 ile Asimo'yu karşılaştırmanın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü Asimo, 'insansı' bir robot. Yani filmdeki C-3 PO ile karşılaştırmamız gerek. Öncelikle Asimo'nun neler yapabildiğine bakalım. 1.20 boyunda ve 52 kilo olan Asimo, ışıkları ve kapıları açıp kapayabiliyor, hoşlandığı bir müzikte dans edebiliyor, duraksamadan yürüyebiliyor, tokalaşıyor, el sallıyor, eğiliyor, 50'yi aşkın soruyu anlıyor ve yanıtlıyor, 30'a yakın emri yerine getirebiliyor, yaklaşan insanları tanıyabiliyor, kendisine gösterilen yolu takip edebiliyor. C-3 PO'ise bir neredeyse sınırsız bir konuşma kapasitesine sahip, 6 milyonun üzerinde haberleşme türü ile karşısındakiyle iletişim kurabiliyor, bir de gerektiğinde kendi kendine kararlar verebilecek düzeyde gelişmiş. Hatta neredeyse, bu açıdan bir 'insan' diyebiliriz onun için. Ancak, 1946'lar da St. Louise'de (Missori, ABD) başlayan ilk mobil telefon servisinin, şu anda neredeyse 'Star-Wars' filmindeki teknolojiye yaklaşmış olduğunu düşünürsek, Asimo'nun da çok kısa bir süre sonra çok daha gelişeceğini tahmin etmekte zorlanmayız. Fakat, yine de günümüz teknolojileri çerçevesinde bir C-3 PO olmayacağı da kesin. Aslına bakarsanız, bu tip örnekler hayal gücümüz ile ilgili ipuçlarını bulabilmemize yardımcı olacak nitelikte. İnsanın hayal ettiklerini gerçeğe yansıtabilmesi ile ilgili. Bundan yıllar önce hayallerimizde olan 'droid' kavramının, artık özellikleri, gelişimi ile ilgilenmekteyiz. Taşıtlarla da ilgili bu tip örnekler verebiliriz. Hayalini kurduğumuz, filmlerde gördüğümüz gibi araçlar kullanmak da bizim hayallerimizden. Uzaya gitmek de bizim hayallerimizdendi. İnsan hayal ettiklerini, zaman içerisinde gerçek hayata geçirebiliyor.

Hatırlarsanız, gelecekle ilgili filmlerde klişe bir başlangıç vardır; 'yıl 2000' diyerek başlayan ve uçan arabalarla gezilen, herşeyin düzen ve intizam içinde olduğu bir yaşam biçimi. Bu tip filmelerde hayallerimi zorlayan en büyük gerçek ise; insanların böyle bir düzene uyabilecek olmaları. Kullanılan cihazlar ne kadar şaşırtıcıysa, insanların düzene bu derecede riayet etmesi de bir o kadar şaşırtıcı. Tekdüzelik içindeki insanların tasvirinde zorlanırım hep. Özümüzde olan, insana mahsus, düşünce ve duyguları birlikte kullanabilme özelliği, düzene karşı gelme özelliği ve farklı olma isteği ile pek bağdaşmıyor çünkü. Yüzyıllardır genlerimize işlenmiş ve kolay kolay değişmeyeceğini düşündüğüm bu özelliklerimizin, gelecekte ne kadar değişebileceğini, ümit ediyorum ki hep birlikte göreceğiz. Hayallerimizdeki araçları yaratıp, bir gün mutlaka kullanacağımızdan eminim de, düzen ve aslında düzenden çok, bizlerin böyle bir düzene sahip olma isteğinden biraz şüpheliyim. Ancak yine de, hayallerimiz geleceği gösteren en önemli ipuçları olma niteliğinde.

Bana, hiç olmayan bir şey 'Hayal eder misiniz? Prototipi, ya da en azından fikri bile olmayan bir şey. Mümkün değil. Hayal edebiliyorsanız, hiç değilse bir fikriniz vardır. Ya da, konuyla ilgili bir çalışma veya ilkel de olsa somut bir örnek. Olmayan bir şeyi hayal edebilmişseniz de, yeni keşfiniz ya da icadınız için tebrik ederim. Tüm ödüllere adaysınız.

Mutlu Yıllar.

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Aralık 2004

‘Sayısal İçerik Programı'

HEPİMİZİN bildiği veya birçoğumuzun bildiği gibi, son üç yılda gerçekleştirilen kapsamlı reform çalışmaları ile ülkemiz, Kophenag siyasi kriterlerine uyum yönünde önemli mesafe kat etmiştir. Beklentimiz ise, yine hepimizin yada birçoğumuzun bildiği üzere Ekim ayında yayınlanacak ‘İlerleme Raporu'nda Avrupa Komisyonu'nun müzakerelere başlanması yönünde görüş bildirmesi ve Aralık ayında yapılacak zirvede, müzakerelere başlanması yönünde bir karar almasıdır.

Nihai hedefimiz AB tam üyeliği. Bu gerçekleşecek mi? Bizler görebilecek miyiz? Tartışmalar süre dursun, bu süreçte ülkemize yardımcı olacak ve bu süreci kolaylaştıracak araçların başında, adaylık statüsü ile beraber ülkemizin katılımına açılan ‘Topluluk Programları' gelmekte.

Bu programlar, eğitimden bilim ve teknolojiye, gençliğe, halk sağlığına kadar geniş bir yelpazede önemli mali ve teknik destek sağlamakta. Fakat gelin görün ki, herşeyden öte AB politikaları ve mevzuatının üye ve aday ülkelerde eşgüdüm içerisinde uygulanmasına ve birliğin karşılaşacağı olası sorunlara ortak çözümler yaratılmasına katkı sağlayacak bu programlar, ülkemizde yeterince tanınmıyor ve bu nedenle programlara yapılan başvurular da sınırlı.

‘Türkiye'nin katıldığı Avrupa Topluluğu Programları' 6.Çerçeve, Socrates II, Çok Yıllı Girişim ve Girişimcilik, İstihdam Teşvik Önlemleri, Sosyal Dışlanma ile Mücadele Programı gibi isimlerle devam eden 14 topluluk programını kapsıyor. Bunların herbirinin ilgimi oldukça çekmesine rağmen, yer darlığından ötürü, bu sayımızda sadece ‘Sayısal İçerik Programı' hakkında size bilgi vermek istiyorum.

Öncelikle programın oluşum sebebi son derece ilginç. AB, bilgi ekonomisi bakımından ABD ve Kanada gibi ülkelere göre daha geride olduğunu anlamış ve eksikliklerini belirlemiş. Her iki ekonomide ölçek olarak hemen hemen aynı olmasına rağmen, ABD'nin bilgi ekonomisi pazarı AB'nin 2-5 katı. (Türkiye'de bu fark ne kadar tahmin edebiliyor musunuz?) Bu farkın temel sebeplerinden biri, kamu bilgilerinin sayısal ortamda sunumunun yetersiz olması ve buna yönelik altyapının oluşturulamaması. Bu sebeple, farkı kapamak için, “Bilgi Toplumunda Küresel Ağlar Üzerinde Avrupa Dijital İçeriğinin Kullanımını ve Gelişimini Desteklemeye ve Dil Çeşitliliğini Teşvik Etmeye Yönelik Çok Yıllı Program (Sayısal İçerik Programı) oluşturulmuş.

Ve bu programa, Türkiye'nin ne kadar ihtiyacı olduğunu da sanırım hepimiz tahmin edebiliriz. En azından böyle bir desteği hem maddi yönden, hem de teknik bilgi bakımından almamız gerekliydi. Gerekliydi diyorum çünkü son yılında olan bu programdan henüz hiç faydalanamadığımızı gerçekten hayretle karşılıyorum. Bildiğiniz gibi sayısal içerik sayesinde daha önce hayal bile edemediğimiz ölçülerdeki bilgilerin, kopyalanması, çalınması, dağıtılması ve satılması mümkün hale geldi. Bu sebeple sayısal içeriğin bir çok boyutu bulunmakta ve önemi gün geçtikçe artmakta. Türkiye ise, bu programa katılma hakkını hukuken elde etmiş bulunmasına rağmen, fiilen bir ilerleme kaydedememiş durumda. Türkiye ilk kez geçen yıl, yani üçüncü çağrı döneminde proje teklifi sunma yönünde girişimde bulunmuş. Ancak, sadece 4-5 proje teklif başvurusunda bulunulmuş, bu başvurulardan hiçbiri sıralamaya girememiş ve dolayısıyla programdan yararlanılamamış. (Bilmiyorum bu konuda da tahminlerinizi sorsam, gerçekteki sonuca ne denli yaklaşırdınız?)

Bu sene ise, yapılan başvuruların seçim durumu hala belirsiz. Fakat programa geçen yılki kadar da ilgi olmadığı verilen bilgiler arasında. Herhalde geçen sene 4-5 proje teklifi yaptığımıza göre, bu sene 1-2 teklif yapmışızdır. Gerçi bunun sebebini, programın son senesi olmasına bağlayabiliriz. Fakat, 2004 yılı Şubat ayında programın uzatılması önerilmiş ve Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan karar taslağı Avrupa Parlamentosuna sunulmuş. 4 yıl daha programın uzamasını öngören taslak kabul edilirse, nasıl da yararlanacağımızı tahmin bile edemiyorum.

Avrupa Birligi Genel Sekterliği'nin http://www.abgs.gov.tr Web sayfalarını ziyaret edenlerin (bizlerin) oyladığı bir anketin sonucu da gerçekten çok ilginç. Ankette yer alan soru: “Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları konusunda yeterince bilgili olduğunuzu düşünüyor musunuz?” Anketin durumunu tahmin edebilirsiniz. Fakat ben yinede, katıldığım esnadaki sonuçları size ileteyim: Toplam Yanıt Sayısı: 8963, Evet:2414 %26, Hayır:6549 %73. Yani bizler de, sanırım bu konulardan bihaber olduğumuzu, maişet derdine düştüğümüzü itiraf edebiliyoruz. Sizler de ankete katılıp bir cevap verseniz, sonuç ne kadar değişir bilmiyorum.

Son olarak da bu satırları yazarken, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Dış İşleri Bakanımız Abdullah Gül, Avrupa Birliği Anayasası'nın imzalanması sebebiyle yurtdışında olduğundan katılamazken, coşku ile kutlanan Cumhuriyet'imizin 81. yılını, Cumhurbaşkanımızın ‘Anıtkabir Özel Defterine' yazdığı satırlara inanarak yürekten kutluyorum.

Saygılarımla;

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Kasım 2004

Ben de ‘Bekarım' Kadir Abi...

BU ay gündemimizi en çok meşgul eden konular, ‘Zina' ve AB ilişkilerimiz oldu. Artık tartışılmayacağını düşündüğüm ‘zina'nın suç sayılmasına ve 78 yıl aradan sonra yapılan TCK değişikliğine ilişkin günlük basınımızda o kadar çok yazı okudum ki, bir şeyler yazmazsam kendimi huzurlu hissetmem mümkün olmayacaktı. Hepimizin AB ile ilgili fikirleri, tahmin ediyorum ki, birbirine yakın. Bakkalın çırağı bile sorulduğunda, “Bizi almazlar, istemiyorlar, sevmiyorlar” gibi cümlelerle belirtiyor fikirlerini. Verheugen ve Sayın Başbakanımız AB için son aşamaya gelindiğini söylese de, nedense bizler hiç ümitli değiliz. Konuştuğum çoğu insan da bu fikirde; ‘Almazlar'... Zaten gelişmelere ne taraftan baktığınıza göre de, fikriniz değişiveriyor. ‘Zina', AB'ye alınmayacağız demekti. Ertesi gün, yeni TCK çıktı ve ‘zina' yasası da yoktu. Bu durumda, evet! AB'ye girdik? Akşam, Fransız Maliye Bakanı bir açıklama yapıyor; “Yok yok kesin almayacaklar...”.

Papatya falı misali; her gün değişik açıklamalar ve bir giriyoruz, bir almıyorlar. Böyle bir yılan hikayesi biçiminde eğleniyoruz. Ama olsun, yine de umudumuzu yitirmeden, fal sürecimiz devam etmekte. Bu konuda ne olur ya da olacak pek bilemiyorum ama, sonuca şaşırmayacağımız kesin. Fakat açıkça bildiğim bir gerçek varsa; o da AB ülkeleri ile aramızdaki gelenek-görenek, mantık, anlayış, davranış, huy... (Buraya ne yazsam uyar sanıyorum) farkı. Gerçekten biz, yani Türkiye'de yaşayan ‘Türk'ler, pek çok konuda değişik ve yeni fikirler üretip, uyguluyoruz. Hem de bunu, her alanda başarabiliyoruz. Nedenini de hep ‘Biz Türk'üz' diye açıklayıp, çıkıveriyoruz işin içinden. Sonuca direkt ulaşmak, serde var ne de olsa.

‘Zina' konusunda ki tartışmalar gerçekten çok ilginçti. Bazen gülelim, eğlenelim diye böyle şeyler yazılıp çizildiğini düşünüyorum. (Dünyaca ünlü mizah dergimiz Gır-Gır'ın, ana konusu ve muhteşem başarısının sebebi de; o devirde uygulanan bu tip politikalar değil miydi?). Fakat tartışmalar, yazılanlar gün gibi ortada. Konunun tartışıldığı son günlerde ‘Zinanın nasıl tespit edileceği' ele alınmıştı. ‘Mil-u Mikale', ‘İp çekme' gibi yöntemler irdelenmişti. Acaba gerçekten böyle bir şey günlük hayatımızda olsa, ne olurdu dediğimde, ister istemez içim gıcıklanıyor, gülesim geliyor. Gazetede okuduğum kadarı ile, Kadir İnanır'a sormuşlar ‘Zina' ile ilgili fikirleriniz nedir diye; o da: “Ben bekarım” demiş ve çıkmış işin içinden. Şimdi buna gülelim mi? Ağlayalım mı? Ama aslında, düşünce yapımızın en saf örneklerinden biri değil mi? ‘Beni ilgilendirmiyor' yahut ‘Dokunmayan yılan bin yaşasın.'

Anlamsız tartışmalar ile günler geçiyor. İlgili, ilgisiz her köşede bir takım uç fikirlere denk gelmeniz mümkün. Kimileri gerçekten bilgilendirici, kimileri de inanılmaz saçma. “İnsanlar, yalnızca anladıkları konularda konuşsalardı; dünyadaki sessizlik dayanılmaz olurdu” diyor Max Lemer. Katılmamak mümkün mü?

Tüm bunlar olurken; ülkemizde hala 60 dakikayı aşan habersiz elektrik kesintileri, bir buçuk saat süren basit işlemler (Tabi ki kamu alanında) devam ediyor. Hala kaza yapmış araçlardan, karga tulumba insanları çıkartıyoruz, çimlere yatırıp, uzun süreler ambulans gelmesini bekliyoruz, engelli insanlarımızı evlere hapsetmişiz, hatta bazıları zincirle bağlı. Onlarla ilgili gerçek bir altyapı çalışmamız ne yazık ki hala yok. TEM otoyolunda, 180 km. hızla giden araçların arasından, karşıdan karşıya geçebiliyoruz, asfalt dökmeyi bilmiyoruz, yollarımız hala kraterler ile dolu, sonradan hızlandırılmış trenlerimiz raylardan fırlıyor, rant trafiğimiz yoğun, vergi sistemiz ortada, hortumcular ortalıkta kol gezmekte, işsizlik had safhada, kayıt dışı ekonomide Dünya rekorları kırıyoruz... Listeyi daha da uzatabiliriz. Hatta bu sayfa yetmeyebilir. Kısacası, ülkemizde sorunlar o kadar çok ki. Nasıl halledileceğinden çok, bunlar ile ilgili gündemlerimizin bir gün dolu olması halinde, ne kadar vakit geçeceğini bir düşünsenize? Bu konuların hepsi de önemli tartışma konuları olarak tek tek ele alınabilir. Ve hepsi için yazılar yazılabilir, forumlar düzenlenebilir, yasa tasarıları hazırlanabilir. Hatta eminim ki, herhangi bir sonuç da çıkmaz. Tabi ki tüm iyi niyetleriyle, bu konularda çözüm üretmeye çalışan, emek harcayan herkese de büyük bir saygı duyuyorum. Fakat, en önemli konu ‘Zina' oluveriyor bir anda. Neden acaba? Yoksa gündemi oluşturacak çok önemli bir başka konu mu var da, yine saptırılmaya mı uğraşılıyor? Irak mı? İsrail mi? Kıbrıs mı? Petrol fiyatları mı? Vergiler mi? Yoksa yoksa, aslında AB süreci ile ilgili olumsuz bir tüyo mu alındı?

Vergilerle ilgili, yapılan son araştırmanın sonuçlarını hepimiz okumuşuzdur umarım. Durum, içler acısı olarak nitelendirilebilir. Fakat ‘Zina' kadar önemli, üzerinde durulacak bir sorun olmadığından, gündemimizde ‘Zina' kadar yer alamıyor. Tıpkı, diğer üzerinde durulması gereken çok acil ve önemli problemler gibi. Sırada ne var? Merakla bekliyorum.

Bu arada, bugün İstanbul'da olan orta şiddetin üzerindeki deprem de, hep birlikte yaklaşan ‘Büyük ölçekli olacağı' söylenen ve her an beklenen felakete topyekün nasıl hazır olduğumuzu bir kez daha hatırlattı.

Allah korusun. Bu, hızlandırılmış trene hiç benzemez!

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Ekim 2004

‘Vergiler ve ölüm'

GEÇTİĞİMİZ günlerde, başımdan geçen ve böylece müşteri ilişkileri yönetimi konusunda, ülkemizde ne denli ileride olduğumuz gerçeğini kavradığım bir olay yaşadım. Sizlere bu olayı anlatmadan evvel, çok daha önemli bir konuya değinmek istiyorum. Vergiler. Aslında bu konuya ne kadar değinsek az.

Bildiğiniz gibi, telekomünikasyon hizmetlerinde özel iletişim vergisi uygulanması kanunu kapsamında, 1 Ağustostan itibaren İnternet ve ses hizmetleri de %15 özel iletişim (ÖİV) vergisine tabi tutuldu. Her nevi, mobil telekomünikasyon işletmeciliği kapsamındaki (ön ödemeli kartlar da dahil) tesis, devir, nakil ve haberleşme hizmetlerinden ise alınacak vergi oranı %25.

Bizler, vergilerin indirilmesini bu tip haberleşme araçlarının günümüzde lüks olmadığını ve bu yüksek vergi oranlarının mutlaka düşürülmesi, hatta gereksiz olanların kaldırılması gerektiğini söyleyip savundukça, yeni vergiler geliyor. Belki de suç bizde.

‘Vergiler ve ölüm' diyor Amerikalılar. Bu ikisinden kaçılamayacağını söylüyorlar. Bizde ise, vergi kaçıranların yükünü, sokaktaki insanlarımız ödüyor.

Bu vergi haberini aldıktan sonra yeniliklere bakış açım ister istemez değişmekte. Mesela Avea bir tanıtım toplantısı düzenliyor. ‘BlackBerry' isimli bir terminal tanıtıyor. Aslında bu tip cihazlar zaten ülkemizde kullanılıyor. Yani çokta yeni bir haber gibi gelmiyor bana. Yurtdışındaki örnekleri gibi, GSM operatörün sübvanse etmesi ile neredeyse hiç para ödemeden bu cihaza sahip olunabilecekse, ‘BlackBerry'nin başarılı olabileceğini düşünüyorum. Ancak hepsinden önemlisi; GSM telefon kullanım oranının artmayacağını, hatta azalacağını daha bir kaç ay önce yazmıştım. Çünkü, telefon faturalarımız da yer alan vergiler faturamızın yaklaşık %66'sını oluşturuyor. Yapılan yeniliklerin yaygın kullanımının sağlanması isteniyorsa, en önemli parametre olan ‘uygun fiyat' sağlanmalı. Haberleşmenin bir lüks olmadığını, temel bir ihtiyaç olduğu gerçeğini ne zaman anlayacaklar?

Yazımın başında belirttiğim müşteri ilişkileri ile ilgili paylaşmak istediğim hikayenin kahramanı ise, Arçelik. Çamaşır makinemizin bozulması üzerine yetkili teknik servise ihtiyaç duyduk. Fakat, Pazar akşamı olması nedeniyle telefon ile ulaşmamız imkansızdı. En iyi ihtimalle, Pazartesi sabahı arayıp, öğleden sonra gelmelerini isteyebilirdik. Ben de Arçelik'in Web sitesini ziyaret edip, soruna buradan bir çözüm bulup bulamayacağıma bakmak istedim.

İlk gözüme çarpan, sitedeki çağrı merkezi ‘link'inin üzerinde ‘CRM.jsp' yazıyor olması idi. CRM'i yani Türkçe açılımı ile, ‘Müşteri İlişkileri Yönetimi'ni her nedense çağrı merkezi (Call Center) olarak kabul ediyoruz. Sitede tabi ki benim sorunum ile ilgili direkt bir bölüm yoktu. Fakat, dilek ve görüşleriniz adı altında bir bölüm vardı. Gerekli bilgileri girdikten sonra, sorunumu belirttim ve ertesi gün sabahtan bir ‘yetkili teknik servis'in gönderilmesini istedim. Pazartesi sabahı bir telefon ile uyandık. Arçelik'ten arıyorlardı. Teknik servisin tarafımıza yollandığını söylüyordu telefondaki bayan. Gerçekten takdir etmiştim. Ardından telefon tekrar çaldı ve aynı bayan adresimizdeki ‘80600'ün ne anlama geldiğini sordu. Oturduğumuz semtin posta kodunun ilgili tarihte o olduğunu belirttikten sonra, tatlı bir tebessüm ile kapattık telefonu. Bir saat sonra aynı bayan tekrar aradı, bu sefer yetkili servisin kapıda olduğunu belirtti ve kapıyı açmamızı söylüyordu. Pes dedim. Gerçekten her konuda olduğu gibi işin dozunun kaçmış olduğunu anladım. Ama bizde böyle. Hepimizin bildiği deyim ile ‘vur denilince öldürüyoruz'. Servis elemanı, zili çalmaya üşenmiş olacak ki, bizi tekrar telefon ile arattı. Aslında işi bitip giderken, genç bayanı arayıp, ‘ofise çalışmaya gideceğimi ve servis elemanının gerekli tamiratı yaptığını, işi bitirdiğini ve akşamda saat 18:00 gibi eve döneceğini haber vermek' aklımdan geçmedi de değil.

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Eylül 2004

“Dıgıl dıgıl...”

SICAK bir yaz günü. Pazar. Pazar gününün hepimiz için farklı anlamları, diğer günlerden farklı olarak değişik sendromları vardır. Ertesi gün yoğun bir haftaya başlamanın stresi gibi. Kravatlı görmeye alıştığımız insanları Bebek'te, Arnavutköy'de çocuklar gibi ya da daha başka şekillerde, hayalini hiç kurmadığımız yerlerde görebiliriz. Kaçta kalkacağımız belli olmaz Pazar günleri, kahvaltıyı nerede yapacağımızı da çoğunlukla planlamayız. Hatta ofisimizdeki, iş yerimizdeki eşyalarımızı bile görmeyiz çoğu zaman. Diğer günler ise, daha bir olağan, rutindir sanki.

İşte böyle bir Pazar günü yaşadığımız kentin bize sunduğu güzelliklerden birisi ile tanıştım. Aslında bir arkadaşımın balık tutmaya çıkmak gibi daha önceden hiç merak etmediğimiz, üstüne üstelik hiç bir bilgimizin, en azından pratik olarak olmadığı bir konuda, aniden bir teklifte bulunmasına gayriihtiyari güldüm. Benim bilmediğim bir şey olduğunu, hem ayrıca daha önce hiç balık tutmadığımı söyledim. Fakat onun da benden farklı olmadığını sadece denemek/öğrenmek ve zaman içinde de büyük bir balıkçı olmak istediğini, hem ayrıca bir çok da teorik bilgi edindiğini konuşurken verdiği örneklerden anladım. Arkadaşım telefonda, sandal ile balık tutacağımızı, bir diğer ‘işi bilen' arkadaşımızın da bize katılacağını ve hatta onun sandalı ile balığa çıkacağımızı da söyledi. Akşam üzeri görüşmek üzere telefonu kapattık.

Aslında fena fikir de değildi, İstanbul'un o eşsiz boğazında sandal ile bir tur atsak, akşam da balıkları mangalda pişirip yesek, güzel bir Pazar günü için yeterli olabilirdi. Fakat hayallerimin gerçekleşmeyeceğinden emindim.. Elbette üstesinden gelmemiz gereken zorluklar olacaktı(!). Ve daha da önemlisi balık tutamayacaktık. Çünkü deneyimimiz yoktu. Balıklar hakkındaki engin bilgimiz onların nasıl yenileceği üzerineydi ancak.

Öğleden sonra olmuştu ve artık ‘rastgele' deme zamanına az kalmıştı. Hazırlanmam gerekti. Peki ne lazımdı? Avuçiçi bilgisayarım işe yaramazdı herhalde. Yahut ön ödemeli bir arama kartı da denizin ortasında kullanılmazdı. Ya GSM telefonum? O da işe yaramayacak, en azından balıkları tutmakta etkisiz kalacaktı. Neden telefonuma böyle bir özellikte eklememişler ki? Bütünleşik bir lüfer oltası çok yaratıcı olabilirdi. En azından bir kullanıcı kitlesi olacağından eminim. İnternet bağlantısı da muhtemelen kayıkta yoktu. Belki yüksek hızlı, kablosuz İnternet bağlantısı (Wi-Fi) ile bir bağlantı kurabilirdim fakat bunun da bir yararı olmayacaktı. Acaba oltalar da teknolojiye ayak uydurmuş ve kablosuz daha doğrusu misinasız olabilmişler miydi? Veya her cihazdan, her yerden bilgiye ya da bu seferlik balığa anında erişebilme düşüncesinden nasiplerini almışlar mıydı?

Acaba ne tutacaktık? Onu da çok merak ediyordum. Lüfer mi? İskorpit mi? Yoksa Levrek mi? Bu tip düşünceler içerisinde evde aranırken, telefon çaldı ve arkadaşım beş dakika içerisinde geleceğini söyledi. Apar topar hazırlandım ve yola koyulduk. Sadece anahtarlarımı ve cüzdanımı alabildim yanıma. Çünkü balık tutmak ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan birinin herhangi bir teçhizatının olmaması da gayet normaldi. Kanlıca'ya gidecektik. Üçüncü arkadaşımız yani, ‘işi bilen' arkadaşımızın yanına. Bu arada “Balığa çıkmak yürek, balık tutmak bilek ister” isimli bir turnuvadan bilmiyorum haberiniz var mı? Geleneksel olarak düzenlenen böyle bir bilek güreşi turnuvasına her yıl, AB standartlarına uyumlu hale getirilen İBB Kumkapı Su Ürünleri Hali ev sahipliği yapıyormuş. Dereceye girenlere taze balık ve çeşitli ödüller veriliyormuş. Biz yarışmayı kaçırdığımız için, şansımızı boğazda denemek zorundaydık.

Kanlıca'ya vardığımızda, Pazar günleri Kanlıca'nın diğer günlerden ne kadar farklı olduğunu, aslında Pazar günlerinin her yerde nasıl da farklı geçtiğini bir kez daha anımsadım. Ve, oltalarımızı ‘işi bilen' arkadaşımız ile beraber hazırlamaya başladık. Daha doğrusu, o bizim için hazırladı ve kendisinin tutmayacağını belirtti. Belki de, o da tutamayacağını bildiği veya hissettiği için sadece kaptanlık yapmak istedi. Yemlerimizi ve balıkları tuttuktan sonra içerisine koymak için kullanacağımız kocaman bir balık sepetini yanımıza alarak, deryaya doğru ilerledik. Geç saatlere kadar kalabileceğimizi düşünerek yanımıza bir ışıldak da aldık. Ne de olsa ‘boğazdaydık' ve bir tanker ile çarpışabilirdik. Gerçi sahilde yürürken bile, böyle bir tehlike ile karşı karşıyayız ya. Sadece daha az bir olasılık, ama bazıları için ayniyle vaki. Sonunda sandala bindik ve ‘rastgele' dedik. Yaklaşık 3-4 saat boyunca oltalarımıza yosun ve pet şişe haricinde bir şey takılmadı. Abartmak için söylemiyorum, gerçekten başarıyla bir pet şişe tuttum. Bu arada ‘Boğaz'da yüzeymeye çalışan bir un çuvalıyla da tanıştım. Hevesli arkadaşım ise, bir yengeç ile uğraştı. Yemlerini bir yengecin kaptığını, bunu hissettiğini(!) ve her attığı yemli zokanın bu sebeple boş olarak geri geldiğini söyledi. Ben ona göre çok daha başarılıydım ve aynı yem ile saatlerce idare ettim. Yengeç ile rastlaşamadım. Tek bir balık bile tutamamıştık. Giderek yemlerimiz de azalıyordu. Çok geçmeden yemlerimiz birisine göre, akıllı yengeçler sayesinde tükendi. Bu arada nedense çevrede bizden başka da balıkçı da yoktu. Sonunda elimiz boş, karnımız aç olarak geri döndük Kanlıca'ya. balık tutmanın hiç kolay bir uğraş olmadığını ve her konuda olduğu gibi, ‘deneyimin' bu konuda da çok önemli olduğunu bir Pazar günü anladık arkadaşlarım ile. Hatta ve hatta anlamakla kalmayıp deneyim de kazandık. Bir sonraki balık avımızda en azından birkaç balık, belki de bir yengeç tutacağımızdan eminim.

***

‘Avanak Avni' herhalde kendimi bildim bileli, okumaktan ve gülmekten zevk aldığım bir kahramandır. Hatta belki de en kahramandır! Ne yazık ki, onun ile büyüyen son kuşaklardanım. Aslında daha başka kelimeler ile anlatmak isterdim. Fakat, kısaca Oğuz Aral'a yani ‘Huysuz İhtiyar'a Allah'tan rahmet dilemekten başka yazabilecek bir şey bulamıyorum. Hepimizin başı sağolsun. Her Pazar gazeteleri okurken gözlerim ‘Huysuz İhtiyar'ın hikayelerini arayacak.

“Dıgımuf...Gıh.Gıh! Lüküf!”.

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Ağustos 2004

Avea, ADSL, Altın Örümcek…

BAŞLIK sırasıyla ilerlemem gerekir ise, ülkemizde artık yeni bir GSM operatör var. Zaten var olan iki operatörümüzün birleşmesi ile oluşan ve şu sıralar reklamlarına sıkça rastladığımız Avea'dan söz ediyorum.

Avea markasının duyurulduğu toplantıda, Türk motifli danslar ve Azra Akın eşliğinde belirtilen hedef, ülkemizdeki GSM telefon kullanım oranının artacağı ve yükselen pazarda Avea'nın liderliğe oynayacağı idi. Avea'nın bu konudaki projeleri, yatırımları, alt yapısını bir yana bırakın, ülkemizdeki kullanıcı sayısının artması hedefi üzerine düşünün. Direkt aklınıza ülkemizdeki vergi oranları değişmedikçe, bu hedefin ulaşılabilirliğinin zor olduğu gelecektir. Beki de, benim aklıma ilk gelen bu oldu. GSM operatörlerimizin abonelerine sundukları hizmet karşılığında, düzenledikleri faturaların yaklaşık %66'sının vergilerden oluştuğu ciddi bir gerçek. AB standartlarına da uyulacaksa, Hükümetimizin derhal bu konuda bir düzenleme yapması gerekiyor. Yoksa beklenen kullanıcı artışı gerçekleşmeyeceği gibi, halihazırdaki aboneler bile kaybedilebilir. Şu anki durum; GSM telefonunuzu ne kadar çok kullanırsanız, tabiri caiz ise, o kadar cezalandırılıyorsunuz şeklinde.

Küreselleşmenin en önemli sebeplerinden birisi bilgi ve haberleşme teknolojilerindeki hızlı gelişmeler. 1930 yılında 245 Dolar olan New York ile Londra arasındaki üç dakikalık bir telefon görüşmesinin maliyeti, 1990'da 3.30 Dolar'a düşerken günümüzde ise 3-4 Cent civarlarındadır. Herkesin kolayca ve daha önemlisi sıkça bu hizmetlerden faydalanabilmesi, küreselleşmeyi önemli bir şekilde hızlandırmıştır. Haberleşme, ulaşım gibi hizmetler ucuzladıkça kullanım oranları da buna paralel olarak artmıştır.

Teknoloji insanlara bir takım kolaylıkları sunarken, herkesin de rahatça kullanabilmesini sağlamalı. Hele ki haberleşmek gibi temel bir ihtiyaç söz konusu ise. GSM telefonlarımızın, ‘lüks'lükten çıkartılması ve hızla kullanım artışının gerçekleşebilmesi için, öncelikle uygulanan vergilendirmenin bir an önce makul seviyelere çekilmesi gereklidir. Bu yapılmadıkça, beklenen pazar büyüklüğünün gerçekleşmesi ancak uzunca bir zaman sonra gerçekleşebilecektir.

Son günlerde sık sık duyduğumuz bir diğer kelime ise ADSL. ADSL (Asymmetric Digital Subscriber Line - Asimetrik Sayısal Abone Hattı), bakır teller üzerinden yüksek veri iletişimi sağlayan ve dünyanın pek çok ülkesinde yaygın olarak kullanılan ADSL aslında çok da yeni bir teknoloji değil. Ülkemizde uzun sayılabilecek bir zamandır da kullanılıyor. Ancak, bireysel kullanıcılar arasında son dönemde daha çok yaygınlaşmakta. Her şeyden önce, ülkemizde bu teknolojiyi kullanmak isteyenlerin Türk Telekom'un
(http://www.tt.gov.tr) İnternet üzerindeki sayfalarını ziyaret edip, özellikle hizmet almak istediği bölgede bu hizmetin verilip verilmediğini öğrenmesi gerekiyor. Bundan sonra yapılması gereken işlemler de yine bu sayfalardan öğrenilebiliyor. Tüm prosedürleri tamamladıktan sonraki adım ise, ADSL hattınız ile kullanacağınız cihazları seçmek. Bu da bir seçim yapılması anlamına geliyor ki, bireysel kullanıcıların en büyük problemlerinden birinin cihaz seçimi olduğunu düşünüyorum. Seçim yapma konusunda nedense biraz ön yargılı davranıyoruz. Yahut bilgi edinmeden, kulaktan dolma edindiğimiz bilgiler ile bu seçimleri yapıyoruz. Fakat, tüketicilerin bilgilendirilmediği, geç bilgilendirildiği, bu bilgilendirmeninse seçim yaparken değil de, seçim yapıldıktan sonra gerçekleştiği ülkemizde, bu tip seçim zorlukları zaten aşina olduğumuz bir konu.

Bu düşüncelerimi Simet Bilgisayar'ın
(http://www.simet.com.tr) yöneticileri ile paylaşırken, kendilerinin son kullanıcılar ve ilgili herkesi bilgilendirmek amacıyla yayınladıkları bir site olduğundan bahsettiler. Çok beğendiğimi söyleyebilirim. Site eleştirilebilir belki ama, düşünce açısından gerçekten takdire layık. www.dslturk.com isimli site, DSL teknolojisi ve bu teknolojinin çeşitleri olan ADSL, HDSL, HDL2, IDSL, RADSL, SDSL, SHDSL, VDSL, G.SHDSL, MSDSL, Metaloop teknolojileri ile kullanılan cihazlar hakkında bilgiler edinebileceğiniz bir site.

Son olarak benim jürisi üyesi olarak, dergimiz Telepati'nin de basın sponsoru olarak içerisinde yer aldığı ‘Altın Örümcek' yarışmasından bahsetmek istiyorum. Öncelikle, çok emek sarf edildiğini belirtmek istiyorum. Ülkemizde bu tip yarışmaların, teşvik edici ve tanıtıcı özelliği göz önüne alınırsa, ne kadar gerekli olduğu açıkça ortada. Ancak çok üzücüdür ki, radyo\TV ve bilgi teknolojileri kategorilerinde değerlendirmelerimiz sonucu dereceye girebilecek bir site olmadığına kanaat getirdik.

Ülkemizde bu kategorilerde değerlendirilecek, çok başarılı olduğunu düşündüğüm Web siteleri varken, bir birinci olmaması çok üzücü. En fazla adayın olması gerektiği, en zor seçimin yapılmasını beklediğim bilgi teknolojileri kategorisinde, dereceye girebilecek bir site olmaması gerçekten çok düşündürücü. 1300 site arasında değerlendirmeler yaptıktan sonra, bu sonucu gerek bilgi teknolojileri gerekse radyo\TV kategorilerinden aday olabilecek fakat, başvuruda bulunmayan şirketlere yakıştıramadığımı da üzülerek belirtmek istiyorum.

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Temmuz 2004

8 Şubat 2007 Perşembe

İdo'nun Web sayfasından resimler...


İdo'nun (İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş) Web sitesinde yer alan bu fotoğrafı çok beğendim. Daha fazlası için tıklayın...

Alternatif telekom operatörlerinin traktör modeli

BUGÜNLERDE sık sık karşılaşıyoruz, ‘Lisanslar verildi’, ‘Telefon konuşmaları yüzde çok ucuzlayacak’. Daha önceden de tanıdığımız, ülkemizin önde gelen şirketleri, bildiğimiz isimlerinin ardına ‘telekom’ eki getirmiş ve bu ucuzluğu sağlayacaklarını, alışkanlıklarımızı değiştireceklerini duyuruyorlar. Eğer konuyla ilgiliyseniz ne denmek istediğini, nasıl olacağını anlayabiliyor ya da zaten biliyorsunuz. Problem yok. Fakat ya değilseniz? Gerçekten bu duyurulardan kimler ne anlıyor? Ara bağlantı hakkında çevremizdekilerin bir fikri var mı? Bu hizmetleri duyuranlar, herkesin anlayabileceği basit ve gerekli açıklamaları yapıyorlar mı?

Bu hizmetlerden yararlanmak isteyenler, teknolojik yeniliklerin ülkemizdeki geleneksel kullanım modelini benimsiyorlar. Torunlar, komşunun çocukları, kısacası yeni yetişen kuşak, ebeveynlerin yeni sistemi kullanmasını ve eğitimini sağlayacak. Yetişkinler genelde şöyle diyecekler: ‘Evladım hadi gel de Almanya’daki ablamı arayalım’. Zaman zaman da aranacak kişi değişecek. Ancak, komşunun çocuğu olmadan aranamayacak. Öbür taraftan yeni yetişen kuşak ise, bu hizmeti bilgi eksikliği sebebiyle kullanamayan eski kuşağa değişik düşünceler ile zevkle yardım edecek.

Sayın Can Kıraç’ın traktörlü anılarını anımsadım bu satırları yazarken. Sayın Kıraç 60’lı yıllarda yaşadığı bir anısını, bizlere şöyle aktarmış: "Bir gün kendisiyle iyi bir diyalog içerisinde bulunduğumuz Genel Müdür Yardımcısı İlhan Kalkanoğlu beni telefonla aramış ve arka tekerlek rulmanlarının yanlış yollanmış olmasından üretimin durmuş olduğunu haber vermişti. Kalkanoğlu ve ben, ikimiz de Ziraat Mühendisi olduğumuz için birbirimize tam güven duyuyor ve bu işbirliğinin başarısı için çalışıyorduk. Ortaya çıkan aksaklığı derhal telefonla Torino’daki Fiat merkezine bildirmiş ve hatanın düzeltilmesi için doğru rulmanların ve teknik bir elemanın acele Ankara’ya gönderilmesini istemiştim.

Fiat’çılar rulmanlarda bir yanlışlık olduğunu kabul etmiyorlardı. İki gün sonra, İtalya’dan gelen elemanla fabrikada buluştuk. Fiat teknisyeni işin nasıl yapıldığını görmek istedi. Bizimkiler, arka tekerlek akslarını diklemesine yere yatırıyorlar, simit büyüklüğündeki rulmanı aksa geçirdikten sonra tahta bir takozu balyozumsu koca bir çekiçle döverek rulmanı yuvasına oturtmaya çalışıyorlardı! Bu manzara karşısında İtalyan teknisyenin gözelerinin faltaşı gibi açıldığını hiç unutmuyorum! Sonuçta, bir varil içine konan makine yağı ısılıtılmış ve rulmanlar kızgın yağ içinde bir süre bırakılmış, yağ içinde genleşen rulman yatakları, akslara kendiliğinden şak diye yerleşmişti".

Bu örnekten anlaşılabileceği gibi ‘şak diye yerleştirebilmek’ bilgi gerektirir. Yaptığımız iş, kullandığımız teknoloji ile ilgili püf noktalarını biliyorsak daha hızlı ilerleriz. Baştan gerekli bilgileri almazsak, tıpkı rulmanları yanlış yerleştiren işçilere benzeriz. Bizleri görenlerin gözleri faltaşı gibi açılır. İşçiler gerekli bilgileri aldıktan sonra, işleri ile ilgili püf noktalarını öğrendikten sonra başarıyı yakalayabilmişler. Evet başarı yakalanmış, fakat vakit kaybedilmiştir. Yukarıdaki hikayenin sonunu şu şekilde kaleme almış Sayın Kıraç: "Türkiye’nin sanayileşme sürecinde önce Minneapolis Moline’nin, sonra Türk Traktör’ün öncü rolleri vardır. Bugün, bu fabrikada üretilen tarım traktörleri, uluslararası standarda uygun olarak dış pazarlarda satılıyor. Bu başarıya ulaşılıncaya kadar, mücadeleli dönemler yaşanmıştır".

Birçok konuda olduğu gibi, ses tekelinin kalkması ile faaliyetlerini hızlandıran, lisanslarını alan alternatif telekom operatörlerinin hizmetlerinin kullanımı, bilgi eksikliği yüzünden zaman alacaktır. Bizlerin yeni bilgileri aktarması, püf noktaları belirtmesi uzun sürecektir. Arada bir kuşak kaybedilecektir. Oysa ki yeni sistem şimdiye kadar kolay, basit ve herkesin anlayabileceği bir dilde anlatılabilirdi. Önceden bilgilendirilebilirdi bazı mecralarda ‘sokaktaki insan’ olarak tabir edilen son kullanıcı, yani halkımız. Fakat ben böyle bir çabaya rastlamadım. Bakın, önde gelen GSM dağıtım kuruluşlarından Genpa, on yıldır kullanılmasına hem de çok yaygın kullanılmasına rağmen, son kullanıcılar için gelişmiş GSM telefonlarının kullanım eğitimini veriyor. Neden dersiniz? Geçmişten hisse kapmadığımız da kesin. Kısacası, rulmanlar gelecek ve şak diye yereştirilmeleri beklenecek. Gördüklerimiz, duyduklarımız karşısında umarım gözlerimiz faltaşı gibi açılmaz.

Saygılarımla;

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Haziran 2004

Ne Nisan idi ama...

NE Nisan’dı ama? Evet geride bıraktığımız, Nisan ayını hatırlayınca, aklımdan geçen cümle tam olarak bu. Kişisel açıdan çok hareketli, kimi zaman üzücü, kimi zaman da sevindirici haberler aldığımız bir ay oldu Nisan. Hepimizin Sakıp Ağası’nı kaybettiği, ve ortak üzüntüyü, düşünceyi paylaştığı bir aydı. Kendisini yakıdan tanıma şansım olmasa da, bir iki kez karşılaşma fırsatım olmuştu. Gerçekten de insana değişik duyguları, sadece bakışlarıyla, gülüşüyle yaşatabilen birisi idi. Buradan rahmetle anıyorum Sakıp Ağa’mızı. Nisan ayı içerisinde ki, en üzücü haberdi hepimiz için. Sakıp Ağa ile ilgili öyküleri, anıları da günlük basından takip ettik. Kendisine olan sevgi ve saygımız, öğrendiğimiz her yeni haberden sonra bir kat daha arttı. Hani hep söylenir ya, “Ölmedi, kalbimizde yaşıyor”. Sakıp Ağamız için de gerçekten aynı cümle geçerli.

3.Caspian Telecoms Fuar ve Konferansı da, yine bu ay içindeki önemli gelişmelerden biriydi. Etkinlik hakkındaki detaylı bilgileri, dergimizde bulacaksınız. Ancak, benim konferansta en çok dikkatimi, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Toros’un ülkemizdeki İnternet hızının bu ay sonuna kadar artacağını ve sene sonuna kadar da, artan hızın, iki katına çıkacağını açıklaması ve Afganistan İletişim Bakanı Yardımcısı Mohammad Asem çekti.

Öncelikle İnternet hızımızın artacağına ilişkin haber, gerçekten çok sevindirici. Özellikle böyle bir haberi, Sayın Mehmet Toros’un ağzından duymak takdir edersiniz ki daha da sevindirici ve inandırıcı. Çevirmeli bağlantı ile İnternet’e bağlanmak, İnternet’in tüm iyi yönlerine rağmen, bıktırıcı olabiliyor. Hatta kimi zaman kiralık hatlar bile öylesine yavaş ki. Bunun en kısa zamanda çözülmesi gerekiyor. Bizler de, gelişmiş ülkeler olarak tabir ettiğimiz ülkelerdeki hızlara sahip olabilmeliyiz. Kişisel kullanıcı seviyesinde de, daha hızlı ve daha ucuz İnternet’e sahip olmamız gerek. Buna kimsenin karşı çıkacağını sanmıyorum zaten. Fakat, bir an önce gerçekleşsin istiyorum. Sabırsızlanıyorum. Daha kaliteli hizmeti, çoktan hakettiğimizi düşünüyorum. Ve bunu düşünürken, Sayın Toros’un kongrenin daha ilk günündeki bu konuşması, beni gerçekten çok ümitlendirdi. Bir de ADSL sorununa çözüm getirebilseler…

Afgan İletişim Bakanı Yardımcısı Mohammed Asem ise, söylediklerinden çok, görüntüsü, davranışları ile ilgimi çekti. Kongrenin ilk gününün sonundaki akşam yemeğinde, gelip yanımıza ‘Selamın Aleyküm’ diyerek oturdu. Sayın Asem, gecikmeli bir hava yolculuğu sonucu İstanbul’a yeni gelebilmişti. Elbette ki, ilk günü kaçırmış ve uzun yolculuk sonrasında bitkin düşmüş bir durumdaydı. Salonun en ön bölümündeki VIP masasına bile gidememiş ve en arkadaki bizim masamıza oturuvermişti.Yemeğini yerken bizlerle sohbet etti. Yemeğini bitirince de bizlere tatlı bir gülümsemeyle veda ederek, tek başına geldiği gibi gitti. Bir Bakan yardımcısından daha çok, gayet mütevazı sıradan birisi gibiydi. Tanımasanız kesinlikle kendisinin bir Bakan yardımcısı olduğuna inanamazsınız. Bu çok samimi tavrı kongrenin gerçekleştirildiği otelin girişinde, Maliye Bakanımız Kemal Unakıtan’ı görünce bir kez daha beğenimi kazandı. Maliye Bakanımız, olağanüstü güvenlik önlemleri altında arabasından indi, güneş gözlüklerini çıkartırken, yakın koruması ona doğru bir hamle yaptı ve çıkartır çıkartmaz gözlüğü elinden alıverdi. Tabi, böyle olmalıydı. Ve orda bekleyen bizlere, ki çoğu yurtdışından gelmiş, önemli misafirlerimize, bir gülümsemeden, uluslararası topluluğu yararak, önümüzden sert adımlarla otele giriverdi. Gerçekten çok şaşırtıcı idi. En azından, gülümseyerek geçebileceğini düşünmüştüm. Bize doğru yürürken, yabancı konuklarımızın meraklı sorularını da yanıtlamak zorunda kaldık. Gerek yazılı, gerekse görsel basınımızdan kendisini çok farklı tanıyordum. Gerçekten, çok önemli olduğunu, oracıkta hepimize hissettirdi. Fakat, ne yapalım. Bizde genelde durum böyle. Devlet erkanı, halk arasında öyle pek güleryüzlü, samimi olmuyor.

Birde bu konulardan ayrı olarak, kısaca Mısır’dan bahsetmek istiyorum. Mısır hükümeti, IBM ile ortaklaşa yeni bir projeyi hayata geçirmiş. “Ebedi Mısır (Eternal Egypt)” adı verilen proje de Antik Mısır ile ilgili tüm bilgiler İnternet ortamına aktarılmış. (www.eternalegypt.org) adresli sitede antik çağa meraklı olmasınız bile ilginizi çekebilecek bir sürü bilgi, görsel bulunmakta. Ziyaret etmenizi ve bu siteye vakit ayırarak incelemenizi öneririm.

Fakat, her konuda olduğu gibi, bu haberi de öğrendiğimde, bir iç geçirdim. Bizim bu konularda en az Mısır kadar aktif olmamız gerekmez mi? Fakat nedense, böyle projeler ya hiç yapılmıyor, ya biz duymuyoruz, ya da başlayanlar bir yerlerde tıkanıp kalıyor. Hayata geçmeleri uzun zaman alıyor. Yahut da hiç geçmiyor. Ve böyle bir projeyi görünce de, içim gidiyor. Dünyanın en önemli ve en eski coğrafi bölgesinde yaşıyoruz. Arkeolojik olarak da bir sürü zenginliğe sahibiz. Gel gör ki, İstanbul Arkeoloji müzesinin bile İnternet’te kendine ait sitesi yok. Turizm bakanlığına ait İnternet sitesinin içerisinde, müzeye ait bir sayfa tanıtım yazısı bulabilirsiniz ancak. Peki ülkemde herkesin lüksü müdür, İstanbul’a gelip de arkeoloji müzesini gezmek? İnternet üzerinde bir sitesi olsa, tüm vatandaşlarım girip, en azından resimlerini görebilse, kötü mü olur? Gel de hayıflanma.

Saygılarımla;

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Mayıs 2004

Biz de kullanabiliriz ...

DÜNYANIN önde gelen teknoloji fuarlarından CeBIT, Mart ayı içerisinde, 64 ülkeden 6500 katılımcı ve yarım milyondan fazla ziyaretçi ile, Almanya’nın Hannover kentinde gerçekleşti. Aslında bir fuardan daha çok bir panayırı andıran, bir kasaba büyüklüğündeki CeBIT’te, yeni birçok teknoloji ve ürün kullanıcılara tanıtıldı. Bunlar arasında, yüksek hızlı, kablosuz İnternet bağlantılarından (Wi-Fi), bütünleşik ev sinema sistemlerine, akıllı evler de kullanılacak teknolojilere, yüksek çözünürlüklü fotoğraf çekebilen GSM telefonlara kadar pek çok ürünü sayabilirim.

CeBIT’teki önemli duyurulardan bir tanesi de; Motorola’nın yedi yıl önce Amerika’da başlattığı ve Ericsson’un 250s Pro modeliyle GSM’e taşıdığı, Siemens, Motorola ve Sony Ericsson’un, ‘bas-konuş’ (Push-to-talk) olarak adlandırılan, ‘Walkie-Talkie-Halk bandı telsiz sistemleri’nde kullanılan teknolojiyi, ortak standart haline getirmek için işbirliği yapması. İşbirliği sonucunda; bu üç şirketin ürettiği telefonlar, operatör fark etmeksizin, ‘bas-konuş’ teknolojisini kullanabilecek. Telsizlerde kullanılan ‘bas-konuş’ tekniği, GSM telefonlarda gelecekte çok sık kullanılacağa benziyor. Hem de telsizlerde olduğu gibi belli bir mesafe sınırı olmaksızın. Hemen belirteyim, bu teknolojinin en büyük avantajı, çok ucuz olması. Çünkü bu teknoloji de, normal konuşma yerine, GPRS veri bağlantısı üzerinden bir ücretlendirme yapılıyor. Yani normal görüşme ücreti değil, GPRS veri bağlantısı ücreti ödüyoruz. Hatta şu anda hemen kullanmaya başlarsanız, ödeyeceğiniz ücret sadece, kullandığınız operatör’ün GPRS ücretlendirmesine bağlı. Gerisi şimdilik bedava. Evet hemen kullanmaya başlarsanız dedim, çünkü bu teknoloji şu anda ülkemizde kullanılabiliyor. 3-4 ay kadar önce İngiltere’de duyurulan bu teknoloji, Mart ayı içerisinde ülkemizde de duyurularak, kullanılmaya başlandı.

Gerekli donanımınız var ise, hemen şu an kullanmaya başlayabilirsiniz. Hatta sadece ‘bas-konuş’ değil, daha bir çok özelliği de, anında mesajlaşma, e-posta, resim gönderme gibi hizmetlerden de hemen faydalanmaya başlayabilirsiniz.

Nasıl mı? (www.chatinonline.com) adresini ziyaret ederek, gerekli donanıma sahip olup olmadığınızı öğrenerek. Çünkü, şu an için sadece belirli GSM telefonlar üzerinde bu teknolojiyi kullanabiliyoruz, Symbian (Series60) uyumlu, akıllı telefonlar olarak bilinen, telefonlarda bu teknoloji kullanılabiliyor. Eğer gerekli donanıma sahipseniz, kısa bir süre bedelsiz olacak, ‘Chatin’ yazılımını İnternet’ten indirip kullanmaya başlıyorsunuz.

Konuşma ücreti ödemeden iletişim kurmanızı sağlayan ‘Chatin’ yazılımı, tıpkı bilgisayarlarımızda kullandığımız, anında mesajlaşma yazılımları (MSN Messenger, ICQ, Yahoo Messenger, AOL) benzeri kullanımı olan bir yazılım. Ve bu sayede ülke veya operatör fark etmeksizin, herkes ile iletişim kurabilmemiz de, bu teknolojinin en ilgi çekici özelliklerinden.

www.tdk.gov.tr

Sizlere birde Türk Dil Kurumu’nun yeni bir hizmetinden bahsetmek, aslında kullanmanızı sağlamak istiyorum. Hizmetin adı, "Dağarcığınıza Her Gün İki Sözcük". Adından da anlaşılacağı gibi, her gün iki kelime öğreniyoruz, bu servis sayesinde. Ve gerçekten ilginç sözcükler öğreniliyor. Ya da anlamını daha önce merak etmediğiniz sözcüklerin anlamlarıyla karşılaşıp, şaşırabiliyorsunuz. Bir de Yabancı bir sözcüğün anlamı ile, yerine kullanılması önerilen Türkçe karşılığını bu servisten öğrenebiliyoruz. Servis hergün, (C.tesi ve Pazar günleri hariç) bir e-posta gönderiyor size. ‘Türkçe Sözlük’ten ve ‘Yabancı Kelimelere Karşılıklar’ kitabından. Türkçe Sözlük’te yer alan bir kelime ile anlamı ve yabancı bir kelimenin anlamı ile, bu kelimenin yerine kullanabileceğiniz Türkçe karşılığını, bu e-postalar da bulabiliyorsunuz. Servisten yararlanmak, dağarcığınızı geliştirmek için, (www.tdk.gov.tr) adresini ziyaret etmeniz ve bir e-posta göndermeniz yeterli. Bugünkü iki kelime, ‘Çalıştay’ ve ‘Diyetisyen’ idi

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Nisan 2004

“Simputer”

SIMPUTER' bir avuç içi bilgisayar. (http://www.simputer.org) “Simply” ve “Computer” kelimelerininin birleştirilmesiyle oluşturulmuş. Bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim. Günlük gazeteleri bile okuyup anlayabilmek için, hepimizin İngilizce bilmesi gerektiğinden, hatta Türkçe artık, İngilizce bilmeden anlaşılamadığından, “Simply” ve “Computer” kelimelerinin yanına parantez içerisinde Türkçe anlamlarını yazmaya gerek yok diye düşünüyorum. Vah benim Türkçem! Nerelere gelmiş.

Simputer'i duyduğumda ‘Türkiye'de, yazılım yahut donanım pazarlayan bir şirket herhalde' dedim kendi kendime. Ne de olsa onların da isimleri Simputer'i aratmayacak kadar yaratıcı! Fakat, Hindistan'da herkesin kolay ve ekonomik olarak İnternet'e erişebilmesi için 1999'larda başlayan bir proje olduğunu öğrendim. Halkın her kesiminin rahatça sahip olabilmesi, İnternet'e ulaşabilmesi ve İnternet kullanımının yaygınlaşması için tasarlanmış. Başka ülkelerde de bu tip projelere veya ürünlere rastlamak mümkün. Ancak, ‘Simputer' ismini ben çok beğendim. Hatta 14 tanesi resmi, 2 si gayri resmi olmak üzere toplam 17 (İngilizce de var tabi) dilin konuşulduğu bir ülkede, böylesine bir İngilizce ismi, sanki bir yurttaşımızın önerdiğini de düşündürüyor bana. Bilgi toplumu yolunda proje üretmediği, sadece fasonculuk yaptığını iddia ettiği Hindistan örneği olarak, Yurtsan Atakan'a özellikle duyurulur.

‘Simputer' gibi projeler, bilgi teknolojileri açısından, gelişmekte ve gelişmiş ülkeler arasındaki farkı kapatabilmek amacı ile, gelişmekte olan ülkelerde hayata geçirilen projelerden bir tanesi bence.

Bizim ülkemiz de, farkı kapatmaya çalışan ülkelerden. Ve ‘Simputer' misali ürünler, başka İngilizce isimler ile ülkemizde de mevcut. Yani pratik ve ekonomik olarak, İnternet'e bağlanmanızı sağlamak, daha doğrusu İnternet kullanımını arttırmak için, ucuz donanım satışı ülkemizde de sağlanıyor. Bunlara örnek olarak aklıma; ilk olarak VeezyGo, son olarak da Superonline PC geliyor.

Peki donanım satmakla iş bitiyor mu? Taylor Nelson Sofres adlı şirketin 32 ülkede yaptığı bir araştırmaya göre; 2003 yılında e-devlet uygulamalarının kullanımında, bir önceki yıla göre düşüş yaşayan sadece iki ülke var. Birisi Faroe Adaları, öbürü de biz. Nam-ı diğer, Demirtaş Ceyhun'un kitabı: “Ah Şu Karabıyıklı Türkler”. Tabi bunda tek suçlu kullanıcılar olamaz. Ayrıca, e-devlet'in en az kullanıldığı 5 ülke içerisinde de yerimizi almış durumdayız, yine bu araştırmaya göre. Gerçi bu bir istatistik örneği. Ve diyelim ki istatistiklerde yalan söyler. Peki her gün yaşadığımız, şahit olduğumuz örneklere ne demeli? İnternet bankacılığı konusunda uluslararası alanda ödüller kazanmış ve bunu neredeyse tüm gazetelerde, dergilerde, reklam panolarında ve televizyonlarda bizlerle paylaşmış bir bankamız ve kredi kartı kuruluşu, tüm işlemlerinizi elektronik ortamdan yapabilmenize olanak sağlamış. Bununla yetinmeyip televizyon bankacılığı, telefon bankacılığı, gibi imkanları sunmuş müşterilerine. Fakat bir giriyorsunuz bankanın kapısından içeriye, 80'li yıllardaki o meşhur yağ, tüp, şeker kuyrukları geri dönmüş sanki. 21.yüzyıl bankacılığı tamam da, hani nerede 21.yüzyılın kullanıcıları? Diye aklınızdan geçiveriyor.

‘Bankamatik'lere güvenmeyen bir başka toplum var mıdır bilemiyorum. Ama biz güvenmiyoruz işte. Saatlerce kuyruk beklemeyi, ‘Bankamatik'e tercih edenleri gözlerimle görüyorum. Banka çalışanlarından bir yetkili yardım etmeye çalışıyor: “Kredi kartı borcu ödeyecekler, dışarıdaki ‘Bankamatik'ten ödeyebilirler” ancak kimse oralı değil. İşlemlere bakıyorum, çoğu kredi kartı, taksit kartı vs. gibi kolayca sıra beklemeden yapılabilecek işlemler. Fakat, sırada beklemek yeğ tutuluyor. Sebebini düşünüyorum, yok! bulamıyorum. Alışkanlık herhalde.

Bu olay İstanbul'da yaşanıyor. Benzeri olayların, nüfusumuzun %35'inin yaşadığı ve kırsal kesim olarak adlandırılan, bilgi toplumu yoksulluğunun en üst seviyede olduğu bölgelerde yaşadığı gerçeği var ki, o daha da üzücü.

Bu örneklerden sonra, nedense hiç karamsarlığa kapılmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Güveniyorum. Eminim ki bu insanlar, en kısa sürede beklenin üstünde bir başarı gösterecekler. Genç nüfusumuz bu konuda zaten çok başarılı olduğunu, hatta yaşlı olanlara ve yaşlı olmayıp, ilgisiz olanlara da inanılmaz derecede öğretmenlik ve yardımcılık yaptıklarına birçok kere şahit oludum. Çok yerde karşılaşıyorum, genç kişi çağırılıyor ve ‘şuraya girdim böyle oldu' türünden dertleri çözüveriyor. Ve nasıl yapıldığını, neden olduğunu, bir daha olmaması için gerekli olanları anlatıyor. Bir nevi ders veriyor. Bu o kadar hoşuma gidiyor ki. Hem öğretenin, hem de öğrenenin o anki yüz ifadesi nasıl da izlenmeye değer geliyor. Bizzat kendim de yaşıyorum bu örneği, ancak izlemek daha keyifli.

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Mart 2004

Doğuştan açık fikirliyiz

SON günlerde bana birşeyler oluyor, çenem ne de çok düştü. Ama elimde değil, insanlara birşeyler anlatmaya çalışmak, anlaşmak bazen ne kadar da zor. İnsanların değiştirmeye en çok korktukları şeylerin başında, kendi fikirleri geliyordur diye düşünüyorum.

Birine, iki beşyüzbinliranın bir milyon olduğunu anlatmak bile, bazı zamanlarda hiç kolay olmuyor. Çünkü ona göre, ‘o' iki ayrı beşyüzbinlira. Yani bir milyon değil.

Evet iletişim kurabilmek için gerekli malzemelere sahip olmak, iletişim kurduğumuz anlamına gelmiyor maalesef. Sadece ‘iletim' de bulunuyoruz. İletişimde, iletimden de öte, bir basamak daha var: Anlaşmak, ikna olmak gerekli.

Çoğu zaman karşımızdaki insanın, biz olduğunu, bizim gibi düşündüğünü sanıyoruz veya bizim düşündüğümüzün kesinlikle doğru ve mantıklı olduğu yanlışına kapılıyoruz. Üstelik bu rahatsızlık her birimizde de var. Aslında bir bilseniz, o karşınızdaki neler düşünüyor, o sizin anlattıklarınızı nasıl farklı yollardan çözümülüyor. Eminim ki bilseniz bile, kendi fikirlerinizin daha doğru ve mantıklı olduğundan şaşmayacaksınız ve hatta şaşmıyorsunuz. “En doğru yol, kendi bildiğin yoldur.” Bu söz bizlere ait değil mi? Elbette, tabi ya bizim, çoğu zaman da kullanırız. Ama bilemeyiz ki o yol değişmiş olabilir, biz en son o sokağa gireli epeyce zaman olmuş. Hiç düşünmeyiz bile. Ne de olsa en doğrusunu biz biliyoruz ya.

Çevrenizde ne kadar da çok sabit fikirli insan var değil mi? Bir düşünün, onlara bu yorumu yaparken dürüstçe kendinizi sorgulayın. Sizde sabit fikirlisiniz öyle değil mi? Hatta sabit fikirli olmadığınıza dair düşüncelerinizde bile, sabit fikirliliğe rastlayabilirsiniz. Ya da öyle alışmışsınız ki, değişiklikler sizi etkileyecek, aksatacak diye korkuyorsunuz. Emin olamıyorsunuz, şüphe duyuyorsunuz. Her yenilik korkutuyor sizi, fikirlerinize ters geliyor, önce kendinize uygun bir deneme süreci izliyorsunuz, başka insanlar konuşuyorlar, kullanıyorlar, siz hep sona kalıyorsunuz. Ama en sonunda da ne diyorsunuz? “Biz daha önceleri nasıl yaşıyormuşuz?”

Doğamız gereği midir, yoksa başka sebepleri mi vardır bilemiyorum ama yeni fikirler, yeni teknolojiler, yeni olan her şey bizleri hep korkutmuş. Alışmamızı gerektirmiş, benimsememizi, bize zararının dokunmayacağını, bilakis faydalı olabileceğini, idrak etmemiz hep vakit almış. Kendimize göre hep sona kalıp, dona kalmamışız. Esasında sorsalar, bizden açık fikirlisi yoktur. Yeniliklere çok açığızdır. Ama açıklıktan kastımız, öyle ‘sorma gir değil', tıpkı sıkı korunan bir alışveriş merkezi veya bir iş merkezinin kamuya açıklığı tadında. Kapıda bir sürü güvenlik görevlisi, kamera, adını bilmediğim ama içinden geçmeye hiç alışamadığım üzerinde ışıklar olan kapılar, bizim matbaadaki baskı cihazlarına benzeyen, çantalarımızı, torbalarımızı içinden geçirerek kontrol eden ileri teknoloji cihazlar, bizlerin yeniliklere çok açıklığımızı anımsatıyor. Açığız ama, kontrollü ve kendimizi koruyaraktan bir açıklık politikamız var. Ve belli saatler arasında açığız. Bu yüzden değil midir hala en açıklarımızdan olanların, o herhangi bir teknolojik yenilikle tanışma anılarını okuyuşumuz. Nasıl da anlayamamışlardır, korkarak yaklaşmışlardır, geç kalmışlardır, ama sonuçta temiz olmuştur. Zaten hep aynı değil midir bu tür yazılar? Hep geç öğrenilmiştir, ama günümüzde ‘o' olmadan yaşanılamayacağı belirtilip, nokta konulmuştur. Kaç yüz tane okumuşumdur şimdiye kadar. Teknoloji farklıdır, yazar farklıdır, olay farklıdır. Ancak, ana fikir hep aynıdır. Zaten başından anlarız hikayeyi, çünkü bizimde başımızdan benzer bir olay geçmiştir mutlaka, yahut daha önce anlatılmıştır, okunmuştur benzer hikayeler.

Aslında anlatmak istediklerimi, dünyanın en büyük yazarlarından Lev Nikolayeviç Tolstoy iki satır ile öyle güzel özetlemiş ki; “Dünyayı değiştirmeyi herkes düşünür, ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.” Daha ne söylenebilir ki?

Mutlu bayramlar.

Telepati Dergisi / Tel-e-vizyon Köşesi / Şubat 2004